ALLAH'IN VARLIĞININ VE İNSANIN YARATILIŞININ DELİLLERİNDEN RUH

İnsanın beyninde, her gün, her an bir mucize yaratılmaktadır. İnsanın beynine yalnızca elektrik sinyali ulaşmasına, beynin içi tamamen zifiri karanlık olmasına ve bu bölge yalnızca birkaç santimetrekare büyüklüğünde olmasına rağmen, bütün dağlar, denizler, ovalar, gökyüzü, uçsuz bucaksız manzaralar, evler, televizyonlar, insanlar, ağaçlar, kısacası bize görünen her şey onun içindedir. Oradaki her şey renklidir. Ama beynin içinde renk yoktur. Oradaki her şey aydınlıktır, ışıklıdır. Ama beynin içinde, hatta dışında bile ışık yoktur. Oradaki her şey gürültülü, seslidir. Ama beynin içi sessizdir. Oradaki her şeyin bir derinliği vardır; yıldızlar bizden uzak görünürken, elimizde tuttuğumuz kalem yakın görünür. Ama aslında her biri beynimizde aynı düzlem üzerinde, aynı satıhtadır. Güneş bizden kilometrelerce uzakta görünür. Ama aslında yanımızda, beynimizin içindedir. Güneş’in bizim beynimizde var olmasına sebep olan şey, yalnızca ve yalnızca elektrik sinyalleridir. Binlerce kilometre çapında olarak bildiğimiz dev gök cismi, aslında bir kaç santimetrekare içinde yaratılmaktadır. Ve tekrar hatırlatmak gerekirse, elimizle tutamadığımız, varlığından haberimizin dahi olmadığı yalnızca bir elektrik sinyali olarak.

GÖREN KİM?

Günümüzde bilimsel gelişmeler göstermektedir ki, dışarda var olan maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Beynimizde muhatap olduğumuz tüm nesneler dışarda var olanların kendisi değil, onların bir yansıması olan gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız. Elinizdeki dergi, içinde oturduğunuz oda, önünüzdeki bütün görüntüler gerçekte beyninizin içinde görülmektedir. Peki bu görüntüleri beyninizin içinde gören kimdir? Beyninizin içinde, bir göze ihtiyaç duymadan bu derginin görüntüsünü gören, gördüklerini anlayan, okuduklarından etkilenen, bunlar üzerinde düşünen kimdir? Beyne ulaşan elektrik sinyallerini bir kulağa ihtiyaç duymadan, bir dostunun sesi veya en sevdiği şarkı olarak dinleyen, dinlediklerinden zevk alan kimdir? Bu algıladıkları ile düşünen, sevinen, üzülen, heyecanlanan varlık, protein ve yağlardan oluşan beynin kendisi olabilir mi? Bu sorular üzerinde düşünen bir insan şuurlu olarak gören, işiten ve hisseden varlığın madde ötesinde bir varlık olduğunu hemen fark edecektir. İşte bu varlık "ruh"tur.

Kapkaranlık beynimizin içinde, ışıklı, rengarenk, aydınlık, gölgeli görüntüleri oluşturan, elektrik sinyallerinden, küçücük bir mekanda koskoca bir dünyayı meydana getiren beyin olabilir mi? Beyin, proteinlerden ve yağdan oluşan kıvrımlı bir et parçasıdır.

Böyle bir et parçası, en ileri teknoloji ile üretilmiş televizyonlardan daha net, renkleri son derece canlı olan kusursuz bir görüntü oluşturabilir mi? Bir et parçasının üzerinde bu kalitede bir görüntü meydana gelebilir mi? Veya bu et parçası, en gelişmiş müzik setinden daha kaliteli, daha net, stereo bir ses meydana getirebilir mi? Yaklaşık 1.5 kilo ağırlığındaki bir et parçasının kendi kendine bu kadar kusursuz algılar oluşturabilmesi elbette imkansızdır. O zaman ruhumuza bu görüntüleri gösteren, ona gerçeğiyle aynı netlikte görüntü ve algılarla bir hayat yaşatan, üstelik bu görüntüleri kesintisiz olarak devam ettiren kimdir?

Ruhumuza, bütün görüntüleri gösteren, tüm sesleri duyuran, ruhumuzun zevk alması için tatları ve kokuları yaratan, tüm alemlerin Rabbi, her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah'tır.

Tek mutlak varlığın madde olduğunu iddia eden, insan bilincinin de yalnızca beyindeki kimyasal olayların bir sonucu olduğunu zanneden materyalist düşünce bu konuda çıkmaz içindedir. Bunu görmek için, herhangi bir materyaliste şu soruları sorabilirsiniz:Görüntü beynimizde oluşuyor, ama bu görüntüyü beynimizde kim seyrediyor? Şu anda yanınızda bulunmayan alt kat komşunuzu gözünüzün önüne getirin. Onu bütün netliği ile görüyorsunuz. Kıyafetinin detayları, yüzündeki çizgiler, saçlarındaki beyazlar, sesinin tonu, konuşma üslubu, yürüyüşü ile hayalinizde çok net olarak canlandırdığınız bu insanı kim izliyor?

İşte bu ve benzeri soruları materyalistlere sorduğunuzda hiçbir cevap alamazsınız. Çünkü bu soruların tek cevabı, Allah'ın insana vermiş olduğu ruhtur.

RUHUN GERÇEK KAYNAĞI NEDİR?

Bu sorunun cevabını bize veren kaynak Kuran'dır. Allah Kuran'da insanı önce bedenen yarattığını, sonra da ona "ruhundan üfürdüğünü" şöyle bildirmiştir:
Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr Suresi, 28 - 29)

Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere, ruhun kaynağında Allah'ın Kendi ruhu vardır. Allah'ın insana vermiş olduğu ruh sayesinde insan, kendi varlığının şuurunda olan ve "ben, benim" diyen bir varlık olabilmiştir. İnsan, bu ruh ile düşünen, konuşan, sevinen, kararlar alan, medeniyetler kuran, ülkeler yöneten bir varlıktır. Akıl ve vicdan sahibi her insan, hayatı boyunca yaşadığı her olayı beyninin içindeki ekranda izleyen varlığın, ruhu olduğunu hemen anlayacaktır.

 

GÖRÜNTÜLERİ RUHUMUZA İZLETTİREN KİMDİR?

Bizim "dış dünya" olarak izlediğimiz görüntüler, yalnızca Allah'ın bizim için yarattığı özel görüntülerdir. Gerçekte dış dünyanın aslı ile hiçbir zaman muhatap olamayız. Gördüğü görüntüden dolayı heyecanlanan, sevinen, üzülen, endişelenen ruhtur. Bize her şeyi seyrettiren, üstün ilim sahibi Allah'tır. Ruhumuz, beynimizde oluşan görüntüleri izlemektedir. Allah bu şekilde bizim için bir dünya hayatı yaratmakta ve bizleri imtihan etmektedir.

Allah, dünya olarak algıladığımız görüntülerin belirli bir hikmet ve ilimle ruh dediğimiz varlık tarafından algılanmasını sağlar. Allah bize dilediği görüntüleri gösterdiği sürece biz hiç farkına varmadan olaylara tepki veririz, halbuki biz ruh ve ruhun seyrettikleri dışında bir dış dünya ile muhatap değilizdir.

Dikkat Edin!

Bu noktadan sonra, konuyu anlamak için daha dikkatli takip etmeniz gerekecek.Birkaç metre ilerideki koltuğa baktığımızda, onun orada olduğuna ilk anda kanaatimiz gelir. Yanına gidip üstüne oturduğumuzda ise, hiç düşünmeden, üstünde rahatlıkla gazetemizi okuyabileceğimizi biliriz. Bir de şöyle düşünün; gözlerinizi kapayın ve aynı yerde, aynı koltuğu hayal edin. Belki biraz bulanık olabilir, ama aynı koltuğu, aynı yerde, bakmadan görebilmekteyiz. Peki hayal ettiğimiz koltuk aslında nerede oluşmuştur? Bu soruya şimdilik, "zihnimizde" diye cevap verelim ve bu noktayı aklımızda tutalım. Bu durumda, ilk olarak, gözlerimiz açık iken gördüğümüz koltuk nerede oluşmuştur? Birkaç metre önümüzde mi? Yoksa o da zihnimizde mi belirmiştir? Doğal olarak, o da zihnimizde meydana gelmiştir. Aradaki fark, özellikle dokunma ve diğer duyuları vucüdumuzda tepki yaratacak şekilde hayal edemememizdir. Yani, hayal ettiğimiz koltuğun sertliğini ya da yumuşaklığını hissedemeyiz, kumaşının ya da derisinin kokusunu duyamayız. Eğer bunu başarabilseydik, hangi görüntünün gerçek olduğuna karar veremezdik! Nitekim kimi zaman rüyamızda yediğimiz bir elmanın tadını,ağırlığını veya kokladığımız bir çiçeğin kokusunu, yumuşaklığı hissederiz ki, bu tip rüyalar gerçeğinden ayırt edilemez. Hatta kimi zaman yaşadığımız olaylardan daha derin izler bırakır.

Buraya kadar okuduklarınızdan kesin bir sonuç çıkarmamış olabilir, hatta anlamakta zorluk çekiyor olabilirsiniz. Lütfen acele etmeyin ve biraz daha sabredin. Şimdi yazılanların daha iyi anlaşılması için yaşadığımız olaylardan örnekler verelim.


Hipnoz Gerçeği

Hipnoz, uzun zamandır bilinen ve bugün modern tıpta yararlanılan bir tedavi yöntemidir. Hipnoz edilen hastalar uyku halindeyken, kendilerine verilen telkinlere uyarlar ve gerçekten yaşıyormuş gibi tepki verirler. Bu tepkinin şiddeti, yaşanan hipnozun derinliğine göre değişir. Kimi zaman, kendilerine iyileştikleri telkin edilen hastaların ağrıları dinmiş, kimi zaman kendilerine yapılan iğnelerin acısını hissetmemişleridir. Böylelikle fiziksel tepkilerde vererek, hipnoz anında yaşadıklarını gerçek hayata taşımışlardır.

Bu tedavi yönteminin bize gösterdiği gerçek nedir? Yukarıdaki satırlarıda aklımıza getirirsek, şu sonuca rahatlıkla ulaşabiliriz: Zihnimizde hayal ettiğimiz dünyadaki algılar, fiziksel tepkiler verecek kadar şiddetli olsaydı, hayalimizin şuan yaşadığımız dünyadan bir farkı kalmazdı. Kimi zaman bu telkinler hayal etmemize gerek kalmadan, kendiliğinden rüyamızda yada hipnozda olduğu gibi dışarıdan gelerek oluşur. Kaynağı ne olursa olsun zihnimizde meydana gelen algılar, fiziksel tepkiler verecek kadar şiddetli olduğunda dünyamızın gerçeklerini oluşturur.


Sonuç

Bu noktada şu sonuca ulaşmaktayız: Gerek duyu organlarıyla, gerek rüya yada hipnoz ile oluşan görüntüler yada hisler her zaman aynı yöntemle meydana gelir. Hepsi, zihnimizde meydana gelen algılardır. Bu ne demektir? Gerçekliğinden asla şüphe etmediğimiz evren, aslında zihnimizde oluşan bir algıdan ibarettir. Algının mekanı olmadığı içinde, tüm yaşamımız mekansızlık içinde sürmektedir. Tıpkı, bir projeksion makinesinin üç boyutlu bir film göstermesi gibi, zihnimizde de (kendimizin de dahil olduğu) üç boyutlu bir görüntü oluşur. Filmde yeralan kişiler, gerçekten kendilerini bir mekanın içinde zannedebilirler. Ayrıca, filmin içindeki olaylar da, belirli mantık (fizik) kuralları çerçevesinde gelişebilir. Ancak, bunlar da, aynı zihnimizde algıladığımız duyular gibi, mekansızlıkta meydana gelen üç boyutlu görüntülerdir. Aradaki fark, filmi dışarıdan izlediğimiz için bunun bir görüntü olduğunu bilmemize rağmen (kimi zaman, bu unutularak filmin gerçek olduğu hissinede kapılınır), zihnimizde oluşan görüntüleri, içinde yer almamız ve duyu organlarımızla uyumlu bir şekilde algıladığımız için, mutlak gerçek sanmamızdır. Bu örnekte ne demek istenildiğini anlamak kolaydır, ama bizim de içinde yer aldığımız üç boyutlu bir görüntünün elektrik sinyallerinden meydana geldiğini kavramak güç olabilir.

 

Bu durumda, şu soruyu sormak gerekir: Madem ki, herşey zihnimizde oluşan algılardan ibarettir ve hiçbir neden yaşadığımız olguların asıl sebebi değildir, öyleyse demire sertliğini, suya kaldırma kuvvetini, güneşe sıcaklığını veren ve daha milyarlarca fizik kanunu meydana getiren kimdir? İşte bu, yeri, göğü ve ikisi arasındakileri yaratan ve yaratmaya devam eden Allah'ın yaratmasıdır. Eğer Allah, yaratmayı durdurursa herşey yok olur gider. Bizleri, gördüklerimizi, yaptıklarımızı, başımıza gelen ve gelecek herşeyi yaratan Allah, bu şekilde kaderimizi de, ahiretteki durumumuzu da yaratır. Zira O'nun yaratması olmadan tek bir yaprak dahi kıpırdamaz, gemiler suyun üstünde duramaz, kuşlar gökyüzünde uçamaz ve gölgeler oluşamaz. Şu ana kadar okuduğunuz gerçekler, Kuran'ın yüzlerce ayetinde yer almaktadır. Allah, bizim bu ayetleri düşünerek, yaratılışın özünü kavramamızı ve O'nun kadrini gereği gibi takdir ederek yaşamamızı ister. Şüphesiz O'nun bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur.

 

RUHUN VARLIĞI NEYİ KANITLAR?

Ruhun varlığı, Yaratılışın kanıtıdır. Ruh ve ruha ait özellikler, evrim teorisinin tesadüf dogmasıyla ya da materyalist felsefenin "organize olmuş madde" iddiasıyla asla açıklanamaz. Nöronlar ve onları oluşturan atomlar düşünemezler, karar veremezler, felsefi fikirler öne süremezler, sevgi, şefkat hislerini bilemezler. Tek mutlak varlık olan Yüce Allah, içinde bulunan tüm canlılarla birlikte kainatı yaratmıştır ve her an yaratmaya devam etmektedir. İnsanı insan yapan vasıf, Allah'ın insana verdiği ruhtur. Her insan kendisi için önceden tespit edilmiş ecel vakti geldiğinde ruhunu yine Allah'a teslim edecek ve dünya hayatındaki yaşamı son bulacaktır. Ruh ise, ahiretteki sonsuz yaşamında varlığını devam ettirecektir.